"Enter"a basıp içeriğe geçin

Disleksi gerçekten dahilerin hastalığı mı?

Disleksi üzerine son zamanlarda internette yoğun bir içerik üretiliyor. Bir bakıma bu içeriklerin disleksi hakkında farkındalık yarattıkları, disleksiye sahip olan bireylerin toplumda daha iyi bir yere konumlanmaları, eğitimsel gereksinimlerinin karşılanmasına sebep oldukları söylenebilir. Ancak öte yandan internette bilinçsiz kişiler tarafından üretilmiş olan içeriklerin hem disleksik birey hem de aile açısından ciddi sorunlara sebep olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bahse konu yanlış bilgiler içeren içerikler toplumun büyük bir kısmına medya aracılığı ile etki ettiği için bu yanlış bilgiler kolayca toplumsal yanlış anlaşılmalara sebep olmaktadır.

Bu bağlamda disleksi hakkında üretilmiş olan içeriklerin en çok vurguladıkları noktalardan birisi de şu: “Disleksi dahilerin hastalığıdır!” Bu önerme sıklıkle Albert Einstein, Leonardo da Vinci gibi isimlerin disleksi olduğu varsayımı ile temellendiriliyor. Bu önermenin bilimsel bir gerçekliği olmadığı gibi daha önce bahsettiğimiz üzere birey ve aile açısından ciddi sorunlara sebep olabilecek bir temel içeriyor. Bu yazıda bahse konu cümleye neden karşı olduğumuzu, bu gibi yanlış algıların bireye ne gibi zararlar verdiği üzerinde duracağız. Çünkü disleksiye sahip olan bir bireyin anlaşılması ve verimli eğitim imkanlarına sahip olabilmesi için öncelikle disleksinin ne olduğunun öğretmenler, birey, aile ve toplum tarafından gerçekçi bir biçimde anlaşılması gerekiyor.

Disleksi neden bir hastalık değildir?

Hastalık kelimesi algısal olarak tıbbi bir sorunu ifade etmektedir. Bu algının yaygınlaşması disleksinin medikal bir müdahale ile düzeltilebileceği algısının da yaygınlaşmasına sebep olabilmektedir. Oysa ki disleksi yaşam boyu süren, gelişimsel bir bozukluktur.

Şüphesiz ki disleksinin getirmiş olduğu kimi sorunları hafifletebilecek ilaç müdahaleleri psikiyatristler tarafından yapılabilir. Ancak bu müdahaleler disleksinin getirmiş olduğu güçlüklerin kalıcı olarak yok edilmesi amacına yönelik değildir. Disleksinin getirdiği sorunlar ancak süreç içerisinde ve etkili eğitimsel müdahaleler ile kısmen aşılabilir.

Disleksinin modern ya da geleneksel tıbbi (?) müdahaleler ile tamamen aşılabileceğine ilişkin görüş disleksiye sahip olan bireylerin uygun eğitim ortamlarına erişmelerini geciktirmekte ya da düzenlemelerin yapılmasına engel olmaktadır. Bu sebeple disleksinin bir öğrenme güçlüğü olduğunun ve herhangi bir müdahale ile tamamen yok edilemeyeceğinin anlaşılması önem taşımaktadır.

Disleksi ve deha neden bu kadar bir arada kullanılıyor?

Disleksinin birçok internet içeriğinde “dahilerin hastalığı” olarak tanımlanıyor. Disleksinin br hastalık olmadığını kısaca vurgulamaya çalıştık. Disleksinin bir hastalık olarak tanımlanması kadar dahiler ile eşleştirilmesi de bir o kadar riskli bir durum. Bir kez daha altını çizmek gerekiyor ki, disleksi zeka ile doğrudan ilişkili bir bozukluk değildir. Disleksi ve dehanın bu kadar sık bir araya getiriliyor olması Albert Einstein, Thomas Edison, Wolfgang Amadeus Mozart gibi ünlü isimlerin disleksiye sahip oldukları iddiasına dayandırılıyor. Ancak bu iddianın da bilimsel bir gerçekliği yok.

Bir bireyin disleksi olarak tanılanabilmesi için “normal ve normal üstü zekaya sahip” biri olması gerekiyor. Dolayısıyla disleksinin zihinsel yetersizlikle ilişkisi olmadığını net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Ancak bu sav yanlış yönde algılanarak disleksinin üstün zekanın varlığına işaret ettiği gibi algılanıyor. Oysa ki tanıya zemin olan kriter oldukça net, üstün zekalı/özel yetenekli bireylerin disleksi olabilmesi mümkün. Ancak bu her disleksik bireyin üstün zekalı/özel yetenekli olduğu anlamına gelmiyor. Ben bu durumu genellikle basit bir analoji ile anlatmayı tercih ediyorum. Tıpki dislekside olduğu gibi -her ne kadar görece zayıf da olsa- solak kişilerin daha zeki olduğuna dair yaygın bir inanış, bir mit vardır. Ancak solak olmanın üstün zeka üzerinde etkisi olmadığı gibi, her solak da üstün zekalı değildir.

Neden “disleksi dahilerin hastalığıdır” mitinden kurtulmalıyız?

Disleksinin deha olarak algılanışı disleksik bireylerin toplumsal algılanışlarını olumlu yönde etkiliyor gibi görünebilir. Ancak öte yandan disleksiye sahip olan birey üzerine ciddi bir sorumluluk da yüklemektedir. Bu mitlerin yaygınlaşması disleksik bireyin hayatındaki eğitimciler, ebeveynler tarafından okuma-yazma dışında bir alanda mutlaka üstün performans sergilemesi gerektiği noktasında bir baskı aracına da kolayca dönüşebilmektedir. Bilindiği üzere disleksik bireylerin akademik yaşantıları büyük oranda hayal kırıklıkları ile doludur. Bu mitlerden hareketle bireyden üstün bir performans beklentisi bu başarısızlık hissinin artmasına, ve dolayısıyla daha ciddi psikolojik sorunlar yaşamasına sebep olabilir.

Disleksiye sahip olan bireylerin en temelde var oldukları gibi algılanmaya, öğrenmelerini kolaylaştıracak özel müdahale ve destekleri talep etmeye hakları vardır. Eğer onların performanslarını tam anlamıyla ortaya koyabilecekleri, mutlu birer yaşantıya sahip olmalarını istiyorsak farkındalık yaratmaya öncelikle bu alandan başlamalıyız.

Mustafa Özkara

Okul öncesi öğretmeni (2015) ve özel eğitim öğretmeni (2019). Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Özel Eğitim alanında yüksek lisans öğrenimini sürdürüyor ve özel eğitim öğretmeni olarak çalışıyor.

İlk Yorum Sizden Gelsin

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir